Yıl, on sekizinci yüzyılın başlarında, on yedinci gün. Güneş Ege Denizi'nin üzerinde yükselirken, çocuklar sığ sularda karınca disipliniyle girip çıkıyor, bir gemi enkazının kalıntılarını topluyorlar. Daha dün, korsanların öfkesinin ağırlığı altında batmış, mürettebatı onu kaderine terk etmiş, canlarını kurtarmak için kaçmıştı.
Ege o zamanlar barışçıl bir oyun alanı değil, en kanlı ve en cesur olanların hayatta kalmaya çalıştığı çalkantılı bir satranç tahtasıydı.
Çocuklar, demir atmadan önce dalgaları yararak ilerleyen yalnız bir gemiye odaklanarak durakladılar. Yıpranmış ve yara bere içindeki gövdesi, sayısız savaşa göğüs germiş ve deniz düşmanlarını ele geçirirken hikâyelerini fısıldayarak yaşamış bir savaşçının onurunu taşıyordu. Mürettebatının da kendi hikâyeleri vardı; tuzla kaplanmış saçlarında, yırtık pırtık kıyafetlerinde, su ve çeliğin acımasız yaşamına her şeylerini vermiş adamların boş bakışlarında.
Kahramandan ziyade kaçak olan kaptanları bu adayı iyi tanıyordu. Omuzları kılıçtan yorulduğunda, sesi amansız emir çığlığıyla kısıldığında buraya geri dönerdi. Ada onun için sıradan bir toprak parçası değil, bir sahibe ve sığınaktı. Gizli koyların koca filoları yutabileceği, dar sokakların kıvrılıp imparatorluğun askerlerini ve ödül avcılarını yanılttığı ve badanalı şapellerin rüzgâra karşı sessiz muhafızlar gibi durduğu bir yerdi. Burada sığınak buldu. Burada, bir süreliğine özgürdü.
Ege korsanları için bu ada sadece toprak ve taştan ibaret değildi.
Özgürlüğün ta kendisiydi.
Ve yüzyıllar sonra dünya onun adını duyacaktı: Mikonos.


Ada, korsanların gidişiyle ruhunu kaybetmedi. Sadece dönüştü. Bir zamanlar kaçaklara barınak olan aynı dar sokaklar labirenti, şimdi galerilere ve şık butiklere ev sahipliği yapıyor. Bir zamanlar gemileri yutan koylar, şimdi sonsuzluk havuzlarını göğe döken villaları kucaklıyor. Bir zamanlar avlananlar için bir sığınak olan yer, ayrıcalıklılar için bir sığınak haline geldi ve kaçış fısıltıları, güzellik, şımartma ve dinlenme arayanların kahkahalarına dönüştü.
Mikonos'un hikâyesi bir direnç hikâyesidir. Maviye karşı keskin bir şekilde yükselen beyaz küplerden oluşan Kiklad formları değişmeden kalır, ancak içlerinde yeni hayatlar nabız gibi atar: cam ve mermer evler, özel spor salonlu sığınaklar ve ufkun esir aldığı teraslar. Bir zamanlar korsanların avcılarından kaçma korkusu olan kıtlık, artık adanın en büyük vaadidir. Toprak sınırlıdır ve beraberinde ayrıcalık, prestij ve ölçülemez bir değer getirir.
Bir zamanlar korsanların sığınağı olan yer, artık yatırımcıların hayali. Mikonos, her zaman sunduğu şeyi sunuyor: sığınak. Ancak şimdi sığınak, gizlilik ve korkuyla değil, zarafet, özgürlük ve mirasla şekilleniyor.







